Monday, 10 April 2017

Acıbadem Dergisi'nde bisikletle ilgili bir röportaj

Acıbadem Dergisi Nisan-Mayıs 2017 sayısında bisiklet turumla ilgili bir röportajım yayınlandı. İki sayfaya sığmayanları bloğuma aktardım.  



Tek başına bisikletle tura nasıl karar verdiniz? Ne zaman, nerelere gittiniz? Seyahate çıkmadan önce nasıl bir süreç yaşadınız? Hazırlıklar uzun sürdü mü?

2013 yılından beri, arkadaşlarımla kısa ve uzun bisiklet turları yapıyorum. 2016 yılının kış aylarında, hayatımda dönüm noktalarından biri olarak kabul edebileceğim bir zaman diliminde, ansızın tek başıma tura çıkma fikri aklıma düştü. İyi ki o gün bisikletli arkadaşlarım Oya ve Efe yanımdaydı ve cesaretime kıvılcım veren o ilk cümleleri sarf ettiler, çünkü sonrası bir ip yumağı gibi çözüldü. Daha önce Ege antik kentler turu, Bursa, Çanakkale gibi rotalarda bisiklet sürmüşlüğüm, kamp kurmuşluğum vardı. O yüzden çadır kurma, kampta yemek pişirme gibi konularda belirli bir birikim sahibiydim, ama sorun şuydu ki sorumluluk hiçbir zaman bende değildi. Örneğin hiçbir zaman rotayı çizen ben olmazdım, çadırı taşıyan ya da kararları alan da ben değildim. O yüzden bu kez her şey farklı olacaktı.  

Bu seyahate çıkmadan önce, uzun bir hazırlık süreci yaşadım. Yalnız yola çıkma fikri, sadece cesaret dışında çözülmeyi bekleyen pek çok konu başlığı sunuyordu önüme. Rota belirlemem, eksiklerimi satin almam, bisikletimi ve kendimi bu yolculuğa hazırlamam gerekiyordu. Hafta sonları turlara çıkmalıydım ki arkamda 20 kg yükle de sürmeyi deneyimleyebileyim. Aylarca bu seyahatle yatıp bu seyahatle kalktım. Bütün hafta sonlarımı bilmediklerimi öğrenmeye ve performansımı artırmaya ayırdım. Ayrıca üyesi olduğum warmshowers (bisikletçiler için couchsurfing benzeri bir web sitesi) üzerinden dünya turu yapan bisikletli gezginleri ağırlamaya başladım. Onlarla zaman geçirirken tecrübelerine kulak vererek eksiklerimi tamamladım ve rotama son halini verdim: Komşu kıyılara padallayacak, sınırdan Yunanistan’a geçecektim. 

Tarihler 25 Haziran 2016’yı gösterdiğinde, yola çıkmaya hazırdım. Sabahın erken saatlerinde beni ve bisikletimi İstanbul’dan İpsala’ya götürecek olan otobüse bindim ve sınırı geçerek iki hafta boyunca tek başıma yaklaşık 500 km yol aldım. Aleksandropolis, Xanthi, Keramoti üzerinden sahil boyunca ilerleyerek Selanik'e varmak için her gün farklı bir noktada çadır attım. İki haftalık bu süreçte dünyanın ne güzel bir yer olduğunu ve olasılıkların sınırsızlığını hatırladım. 


Neden tek başına? Tek başına olmak sizin için neyi ifade ediyor?
Ben, yalnızlığı yücelten biri değilim. Yani “insanlardan uzaklaşmak istiyorum, yalnız kalmak istiyorum” gibi bir bakış açım kesinlikle yok. İnsanları, birliktelikleri, dostlukları, paylaşımları seviyorum ve önemsiyorum; ama yalnız kalabilmenin mutlu paylaşımların ön koşulu olduğuna inanıyorum. Huzurla ve keyifle yalnız olabildiğinde, kendini ve kim olduğunu daha iyi anlamaya alan açtığında, başkalarıyla çok daha kaliteli ve güzel deneyimler yaşıyorsun. Bu belki meditasyon ve yoga uygulamalarının bana öğrettiği bir şey. Çevremde birçok arkadaşım, dahil olduğum gruplar var; ama ne olursa olsun günün bir bölümünü mutlaka yalnız olmaya ayırırım. Kendi sesimizi duymak için sessizliğe ihtiyacımız var.Tek başına tura çıkmak da buna benzer bir bakış açısıyla şekillendi aslında. Yalnız da yapabildiğimi görmek istedim. Şimdi, çıktığım her turda içim rahat; çünkü kendime şunu söyleyebiliyorum. Ben gerçekten bu insanla ya da insanlarla birlikte olmak istediğim için buradayım. Onlara tutunmuyorum. Onlarsız da olur ama ben onlarla olmayı seçiyorum.

Korkmadınız mı? Neler hissettiniz? Başınıza kötü bir şey geldi mi ya da  en keyif aldığınız anlar ne oldu? 
Hiç korkmadım mı? Tabii ki korktum. Yola çıkacağım sabah uyandığımda, korkuya rağmen adım atmak ne demekmiş onu damarlarımda hissettim. Örneğin herkes Yunanistan’daki başıboş köpeklerden dem vurmuştu; hem evimde kalan bisikletçiler hem de yolda karşılaştıklarım. Köpek saldırırsa, kamp yeri bulamazsam, yolda kaza yaparsam. Tabii ki pek çok endişeyle yola çıktım. Ama zaten cesaret korkunun olmaması değil, korkuya rağmen adım atabilmek. Bir de ilginç olan şu ki, aslında yolculuk öncesinde daha çok korkmuştum. Zihin olumsuz senaryolar yazmak konusunda çok başarılı. Yolda ise korktuğum çok fazla deneyim yaşamadım, olabilir dediklerimin hiçbiri olmadı. Bir tane bile başıboş köpek görmedim örneğin… Sadece bir gece, kamp yeri bulma konusunda zorlandım. Hava kararmaya yakındı ve bana önerdikleri yere ulaştığımda “free-camping” alanının dev tırlar ve tır şoförleriyle dolu olduğunu gördüm. Tabii ki her tır şoförü kötü olacak diye bir kural yok, ama o an Pippa Bacca’yı düşünmedim desem yalan söylemiş olurum. 

En keyif aldığım an hangisiydi sorusuna cevap vermek zor, çünkü “en”ler ve “çok”lar aslında bize dikte edilen şeyler. Doğada en güzel yok, her şey güzel. Onun için anılarımı rekabet içine sokarak “en iyisi”ni seçmek istemiyorum. Gülümseyerek hatırladığım anlarımı düşündüğümde aklıma gelenler şöyle: Bir taşın üzerinde oturup açık havada ocağımda kahve yapmak, müzik dinleyerek saatlerce denizi izlemek, sabah serinliğinde frappemi yudumladığım cafeden yükselen red hot chilli peppers’ı duymak (telefonumu aynı zamanda harita olarak kullandığım için, her zaman müzik dinleme lüksüm olmuyordu) ve Kavala’ya girdiğim an. Kavala’ya yaklaşmak, harikalar diyarına adım atmak gibiydi, çünkü öncesinde hiçbir fotoğrafını görmediğim bu güzeller güzeli kent tüm renkleri, dokusu ve ruhuyla beni çok güzel karşıladı. Bir kente bisikletle girmek, onu yavaş yavaş hissetmek bambaşka.

Bundan böyle de tek başına turlarınız devam edecek mi?
Açıkçası tek başına tur yapabildiğimi görmek bende büyük bir güven yarattı. Şu an istediğim yere tek başıma gidebileceğimi, karar verdiğim anda bunu yapabileceğimi bilmek beni rahatlatıyor. Ama bu seneki planlarım daha çok arkadaşlarımla çıkacağım kısa ve uzun turlar. Önümüzdeki hafta sonu Manyas gölü çevresinde olacağız örneğin, nisanda bir festival katılacağız, bir de bu yaz bisikletle İran’a gitmeyi istiyorum.

Bisiklet yaşamınıza ne zaman ve nasıl girdi?
Bisiklet sürmeyi çocukken öğrenmiştim. Dedemin Ankara-Çubuk’ta bir çiftlik evi vardı, yaz tatillerinde orada uzun süre kalırdık. Oradaki köy yollarında kırmızı bir pinokyo bisiklet ile bisiklet sürmeyi öğrendim. Hatta hala o bisikletten yadigar derin bir yara izim var sağ elimde. Sonra, bisikleti, bir çocukluk macerası olarak anılara gömmüştüm, taa ki Eylül 2012’de gerçekleşen Bisiklet Film Festivali’ne kadar. Bu etkinliğin basın bültenini okuduktan sonra Polonyalı bir arkadaşımı benimle birlikte katılmaya ikna ettim. Bisiklet kiraladık ve böylece daha önce bilmediğim bir dünyaya adım attım. Büyükada’da dev perdeye yansıyan bisiklet filmlerini izlerken, çevremde kumsala yayılmış, birbirinden güzel, çevre dostu, bilinci yüksek, dinamik insanı görünce, bugüne kadar ben neler kaçırıyormuşum diye düşündüm. Festival sonrasında hemen bir bisiklet satın aldım ve böylece İstanbul’da bisiklet maceram başladı. O gün bugündür Critical Mass’lerde “arabadan in, bisiklete bin” diye bisiklet haklarını savunarak, feminist bisikletle “dünya yerinden oynar, kadınlar özgür olsa” diye bağırarak daha özgür ve eşit bir dünyann hayallerini kuruyorum... Bisikletle yola çıktığım her zaman, bu ister bir eylem, isterse uzun bir tur olsun, kim olduğumu hatırlayarak her seferinde özgürleşmiş bir halde eve dönüyorum. 

İstanbul’da bisiklet zor olmuyor mu? 
Trafikte korna sesleriyle saatlerce beklemek; milyonlarca insanın yaşadığı bu kalabalık şehirde kilometrelerce ayakta gitmek; doğadan ve kendi doğamızdan bu kadar uzak yaşamak; benzine her zam gelişinde irkilmek; gerçekte kim olduğunu ve ne istediğini bilmeden tüketim makinesine dönüşmüş halde yaşamak; baharın kokusunu hissedemeden bir plazada günü öldürmek; değnekçilerle pazarlık etmek; hava kirliliğinden şikayet edip markete arabayla gitmek; park yerine, akbile, dolmuşa tonla para sarf etmek; metrobüste nefessiz kalmak zor olmuyor mu? Bisikletle en azından oturarak gidiyorum ☺

Bisikletle tura çıkarken yanınıza neler alıyorsunuz? Yeme, içme ve barınma gibi ihtiyaçlarınızı nasıl karşıladınız?
Bisikletle hafif olmak zorundayım. Bir turcu her zaman her şeyi hafifletmeye çalışır ve gereksiz hiçbir şeyi yanına almaz. Çadır, mat, uyku tulumu, giyim eşyaları (2 tişört, 2 şort, çorap, çamaşır, havlu - fazlası değil), tamir aletleri (yama takımı, yedek iç lastik gibi), yemek pişirme aparatları ve ocak; bir de telefon, cüzdan gibi özel eşyalar. Yemek için de günlük alışveriş yaparız, eğer rotada önümüzde 1-2 gün köy olmayacaksa o zaman belki birkaç günlük yemek taşırız; turda hafif olmak esastır.

Bu şekilde temel ihtiyaçlarla uzun süre geçirebilmek çok öğretici. Turdayken, şehir hayatında bize doğal gelen birçok şeyin lüks olduğunu fark etmeye başlıyorum. Örneğin istediğim zaman duş alabilmek, sürekli suya ulaşabilmek, canımın istediği her şeyi yiyebilmek gibi. Her tur sonrasında eve döndüğümde büyük bir minnet duygusuyla geçiyor günlerim. Akan suda yüzümü yıkıyorum, ne muhteşem; bulaşık yıkamak ne kolay diyorum. Ama bu konfor uğruna kaybedilenler aslında çok ağır. Çok çok çok az eşyayla yaşayabileceğini görmek, çok azla yaşarken hayatının daha zengin olduğunu fark etmek. Aslında bunlar bir anlamda da yüzleşmek demek.  Her gün doğan güneşi, günün ve doğanın döngülerini kaçırıyoruz. Zaten çadır hayatından sonra 4 duvar arasna hapsolmak hep çok zor geliyor. Bunu doğama uygun olmadığını nefesim anlatıyor. Beton görmek istemiyorum; gökyüzünü, güneşin doğumunu, batımını, günün hallerini görmek istiyorum. Kısacası tur sonrasında şehir hayatına adapte olmak biraz zaman alıyor.

Seyahatiniz boyunca neler yaptınız? 
Yunanistan seyahatim her gün yaklaşık 40-50 km sürüş yaparak geçti. Takip ettiğim rota deniz kenarı olduğu için molalarımda denize girdim, birbirinden lezzetli deniz ürünleri yedim ve bol bol frappe içtim. Köy kahvelerinde oturdum, ağaçlar altında uyudum, yıldızları seyrettim, saatlerce denizi izledim… Kısacası şehir hayatının hoş görmediği her türlü aylaklığa izin verdim. Her günüm farklı geçti. Neredeyse her gün başka bir yerde uyudum. Her gün gözlerim başka yerler, yüzler gördü. Barınma yeri sık sık değiştiği için çadır kurmak ve toplamak, çantaları yerleştirmek günlük rutinin bir parçasına dönüşüyor. Tüm bunların ne kadar zaman alacağını 1-2 gün içinde anlayıp planı ona göre yapmaya başladım..  

Gittiğiniz yerde nasıl tepkiler alıyorsunuz? 
Şİmdiye dek gittiğim yerlerde henüz kötü bir tepki aldığım olmadı. Çocuklar çok ilgileniyor, büyükler de çocuklaşıyor aslında bisiklet aracılığıyla. Bisikletli turist olduğunda, insanlar çok kolay yaklaşabiliyor. Tereddütsüzce gelip konuşmaya başlıyorlar. Herkes her yerde aynı soruları soruyor. Neden yalnızsın? Sıkılmıyor musun? Lastiğin patlarsa ne yapıyorsun? İtiraf etmem gerekirse, bazen bu sohbetler varılan her noktada tekrar ettiği için biraz bunaltıcı olabiliyor. Uzun süredir yoldaysan, biraz nitelikli ve zengin bir sohbet etme özlemi içinde oluyorsun. Ya da bazen yorgun hissediyor, sohbet etmek istemiyorsun, buna enerjin kalmamış oluyor. Ama bir yere varmak neredeyse zorunlu bir performansa dönüşüyor. Çünkü bir anda ilgi odağı oluyorsun ve herkes bir şeyler sormak ya da yanında durmak istiyor.

Yorulduğunuz olmuyor mu?
Her zaman aynı güçte hissetmiyorum. Bazen enerjim düşüyor. Yorulunca dinleniyorum. Şehir gürültüleri ve kalabalıklar ortadan kalktığında, dalgalara ve rüzgara yakın olunca insan kendi sesini ve bedeninin ihtiyaçlarını çok daha rahat duyabiliyor. Yorulduğumda bunu fark edip hemen kendime bir ağaç gölgesi buluyorum. Bu dinlenmeler çok keyifli. Ama tabii ki, bisiklet sürerken sıcak saatlerde ve karanlıkta sürmeyi tercih etmediğim için, planlamayı iyi yapmak durumundayım. Sonuçta saatte gidebileceğim kilometre belli.

Bisikletli olmak ya da bisikletli turist olmak nedir diye sorsam?
Bisikletli olmak, aslında başlı başına politik bir duruş. Sadece ulaşım aracı olarak bisikleti tercih ederek, doğaya saygılı olduğunu, hiyerarşiye karşı olduğunu, barış istediğini ortaya koymuş oluyorsun. Bisikletli olmakla gurur duyuyorum. Bisikletli turist olmaya gelince… Bisikletli turist olduğun zaman, geçtiğin yerlerden yavaşça süzüldüğün için her şeye saygı duyarak anlama şansın oluyor. Örneğin Yunanistan turumda yavaş yavaş yeşillenmeye başlıyor doku; demek ki suya yaklaşıyorum diyorum, bir nehir olmalı yakında. Hava kapanıyor, yağış başlıyor, çünkü yüksek bir yerdesin. Her şeyi, doğayı, tarihi, hayatı, birbiriyle ilişkili biçimde okumaya başlıyorsun. Bir de bisikletli olduğun zaman insanlar sana çok daha kolay yaklaşabiliyor. Otomobille geçsen belki selam vermeyecek biri, bisikletle gördüğü zaman hemen bir laf atıyor, bir ikramda bulunuyor, bir ihtiyacın var mı diye soruyor ve yardımcı olmak istiyor. İçinden geçtiğin köylerle, kentlerle, kasabalarla daha organik bir ilişki kuruyorsun. Kavala’ya kadar Türkçe bilenlerin olması ve Selanik’e giden yolda Türkçe’nin giderek kaybolması. Örneğin bu, bisikletli turist olduğum için okuyabildiğim bir durum. Bisikletli turist olmanın bir avantajı da vedalaşmanın değerini öğrenmek. Taşıma şansın olmadığı için eve biraz Kavala kurabiyesi götüreyim, zeytinyağı güzelmiş onu da alayım gibi sahiplenici tavrı bir yana bırakıp, sadece o an yaşadığından tat alıyorsun. İnsanlarla sohbet edip, kimi zaman isimlerini bile bilmeden yanından ayrılıyorsun. Bu bence büyük bir armağan.

Bundan sonrası için bir planınız var mı?
Tabii ki her tur bisikletçisi gibi benim hayalim de dünyayı gezmek. Dünyayı bisiklet perspektifinden görmek istiyorum. 

Beni takip edebileceğiniz platformlar:
https://www.facebook.com/ozguntanglay 
http://biletsizyolculuklar.blogspot.com.tr/ 
https://www.instagram.com/jantteli/ 
---

Bu röportajın kısa versiyonu, Acıbadem Dergisi'nin 59. sayısında yayınlanmıştır. (Yıl:11 Sayı:59 Nisan Mayıs 2017 Sayfa 36-37) Sorular için Nalan Fidan'a teşekkürler.

Thursday, 23 March 2017

İlk Bisiklet Turumda Komşu Kıyılarda

Yol arkadaşlarım
2016 yazı, farklı bir renk olarak yerini alacak hayat haritamda. Çünkü 2016 yılı, tek başına bisikletle yola çıkma fikrini gerçeğe dönüştürdüğüm bir yıl oldu. 25 Haziran’da İpsala’da başlayıp 7 Temmuz sabahı Selanik’te son bulan sürüşüm 2 hafta sürmüş gibi görünse de, aslında her şey çok öncesinde başladı benim için. Aylara yayılan tüm hazırlık süreci boyunca, hayatımın arka perdesinde durmaksızın akan heyecan dalgasıyla hayatım zenginleşti. Bisiklet tamirini, turcu olma deneyimini yakından öğreneyim derken dünyanın dört bir yanından yeni hayatlar tanıdım, performansımı artırma hevesi peşinde birlikte çok iyi vakit geçirdiğim bir bisiklet grubunun parçası oldum ve tutkunun peşine düşünce kapıların nasıl birbiri arında açıldığını gördüm.

İlk “Avrupa Turu Hazırlıkları”  dosyamı 14 Şubat (2016)’ta hazırlamışım. Öyle çok konu vardı ki orada çözülmeyi bekleyen; öğrenmem gereken konulardan satın almam gerekenlere her şeyi madde madde sıralamıştım... Hafta sonları turlara çıkmalıydım ki arkamda 20 kg yükle de sürmeyi deneyimleyebileyim (Daha önce çıktığımız turlarda sadece kıyafetlerimi taşıdığım sembolik bir çantayla yol alırdım. Çadırdan ocağa her şey yol arkadaşımın sorumluluğunda olurdu.)


Hangi çadırı alacağımı, onu nasıl tek başıma kuracağımı, hangi ocağı tercih etmem gerektiğini ve onu nasıl kullanacağımı bilmiyordum. Bisiklet tamirinden bihaberdim. Henüz arka bagaj taşıyıcım ve su geçirmez çantalarım yoktu. Çantaları yüklediğimde dengemi sağlayabilecek miydim? Youtube’da videolar mı izlemedim, teknik tamir kitapları mı okumadım... Bulduğum her türlü malzeme listesini tek tek kontrol ettim. Ne bilgi ne de malzeme eksiğim olmasın istiyordum. Tabii yolda insan her zaman, her şeye çözüm buluyor aslında, ama yola çıkmayan insan bunu kavrayamıyor. Fren pabuçlarını nasıl ayarlarım, gerekirse nasıl değiştiririm, gidon ölçüsünü nasıl ayarlarım, pedalları nasıl söküp çıkarırım, ön-arka vites ayarını nasıl yaparım... Hepsini öğrenmeye çalışıyordum. Teknik kitapta geçen fren kablosu, zincir sekman (powerlink bakla), kartuş, fren pabuçları gibi tüm eksik malzemeleri satın aldım.  Yola çıkmaya karar verdiğim şubat ayından yola çıkacağım haziran ayına dek, evimde daha sık warmshowers bisikletçisi ağırlamaya başladım. Çıkmak istediğim yolu onlarla paylaştıkça ihtiyaçlarım da şekillendi. Mesela dünya tatlısı Kanadalı genç çift, propan ocağın iki hafta için işimi göreceğini, boşuna benzin ocağı almama gerek olmadığını söylediler. Bir arkadaşım hiç ocak taşımamamı çünkü zaten her an birbirinden lezzetli yemekler bulabileceğim bir rotada yol alacağımı hatırlattı, ama ben tur bisikletçisi olmayı öğrenmenin ve bunu tek başıma yapabileceğimi görmenin peşindeydim. Uzun süre konuğum olan bir diğer warmshowers misafirimle birlikte Almanya’daki bike24 websitesinden çantalarımı seçtik. Bir başka arkadaşımla tekerlekleri bikecomponents’tan getirttik. 

Önceleri EuroVELO rotası yaparım diye başlamıştım, sonra uçağa bisiklet koyma fikri bende ekstra stres yarattı ve ilk yolculuğumda bunu yapmak istemediğimi anladım. Nasıl olsa otobüsle bisikletimi taşıyıp tura çıkmışlığım vardı. Deneyimlerimden yola çıkayım, ilk yalnız turumda adım adım gideyim dedim. Sonra planlar Yunanistan’a evrildi. Atina’ya gideyim, oradan Selanik’e sürerim derken bir ‘warmshowers’ misafirim o rotanın sıkıcılığından dem vurdu ve sahil boyu gitmemi önerdi. Oradaki 2 numaralı yol boyunca gitmemi, bunun harika bir rota olduğunu söyledi. Hüseyin (Ürkmez)’in sınırı bisikletle geçmenin tadı başkadır cümlesinin ardından, planım son halini aldı. İpsala’dan başlayacak ve Selanik’te noktalayacaktım.

Derken tura bir hafta kala listedeki tüm malzemeleri yüklenip bir haftasonu turuna çıktım. Çantamda baharat, tuz, deterjan bile vardı. Gerçek yolculukta ne alacaksam o anda yanımdaydı ve yani her şey gerçeğe en yakın halindeydi.  
Malzemelerim eksiksiz, özgüvenim tamdı. Yola hazırdım. 

İLK GÜN// 25 Haziran 2016 - İpsala’dan Alexandroplis’e
Sabahın erken saatlerinde Mecidiyeköy
Bu seyahatin tek bir anını paylaşma hakkım olsa, 25 Haziran 2016 sabahı uyandığım anki karın ağrımı seçerim. O gün, sabah 5’te doğmakta olan yeni güne gözlerimi açtığımda, tüm hücrelerimde yaşadığımı hissettim. İşte o, hiç unutmayacağım bir an. Korkuya rağmen, bir anlamda kendini bilinmeze bırakmanın ilk adımını atmak. Aylardır beklediğim, kurguladığım ve beklediğim o günün geldiği fikri gerçek dışıydı adeta. Derin bir nefes alıp verdim. Her şeyin yolunda gitmesini diledim ve insanın sınırlarını zorlayınca hayatla bağlarının güçlendiğini hissettim. Hayatla frekans ayarı yapmış gibiydim.Akşamdan hazırladığım çantalarımı bisikletime yükleyip, Cevahir’in önündeki asansörle metroya indim ve Esenler otogarına gitmek üzere sabahın erken saatlerinde, adım adım metropol ruhundan uzaklaşarak kendi hikayemi yaşamaya koyuldum. Kamil Koç otobüsüyle İpsala’ya vardığımda saat öğleden sonra 2 sularıydı. Bir yemek salonu buldum ve orada Türkiye’deki son yemeğimi yedim. Havada derin bir yaz sakinliği... Sokaklarda tek tük insan, birkaç araç ve hafif bir rüzgar.
Yunanistan sınırı
O an defterime şöyle not düşmüşüm “garip bir şekilde heyecansızım, daha doğrusu yaşadığım gerçek dışı geliyor ve sanki üzerime alınmadan yaşıyorum, tıpkı bir film izlercesine. Gerçekten olanı yaşıyorum, anı yaşıyorum. Tüm yol öncesi korkular gerçeğin ta kendisi oldu. ‘Ya sıcak olursa, ya o olursa, bu olursa..’ Neler geçmişti aklımdan. Evet, sıcak ama ölmüyorum. Yoldayım.”
Yemek sonrası pedallamaya başladım. Yanımdan geçen otobüsler ve kamyonlarla sınır kapısına vardım. Ve ilk kez sınır kapısından bisikletle geçerek, ülke sınırlarının dışına çıktım.
Municipality Camping
Otobandan kolaylıkla ilerledim, hava kararmadan Dedeağaç’taki MUNICIPALITY CAMPING’e vardım ve çadırımı kurdum. Kendimi plaja atıp kulaklarımda müzikle bir sonraki günün yol planını yaptım. Daha önce misafirimiz olan ve rota oluşturma konusunda deneyimlerini esirgemeyen Claudia’nın önerilerini telefonumdaki mapsme uygulaması ile birleştirerek bir sonraki günü kafamda çizdim. Camping’de yemek yediğim restoranda (yunan salatası tüm tur boyu vazgeçilmez öğünüm olacaktı) müthiş yardımcı olan Yunanistanlıların da desteğiyle sabaha hazırdım.


İKİNCİ GÜN// 26 Haziran  Makri-Mesti-Krovili-Maroneia KRYONERI CAMPING

Frappe
Bir gece önce kamping’de uykuya geçiş yapmak biraz zor olmuştu, çünkü gece 11 gibi uyumaya çalışırken hala tam gaz yunan müzikleri çalıyordu. Saati sabah 5’e kurmuştum, toparlanıp 6’da yola çıkmayı planlıyordum. Hava çok sıcak olduğu için, güneşe kalmadan süreyim diyordum ama bir Özgün klasiği olarak tabii ki erken kalkmayı başaramadım. 7 gibi uyandım ve acele etmeden yola çıkmaya karar verdim. Sabah klasik tur kahvaltımı yapıp (yulaf, süt ve muz) çadırımı topladım ve aniden yağmur bastırdı. Harika zamanlama. Güneşsiz, rüzgarlı (o kadar ki yokuş aşağı bile pedal çeviriyorum) ve birden 24 dereceye düşen hava sıcaklığı ile tam bisiklet havası oldu. Makri’den geçtim. Hava öyle grileşti ki öğlen sıcağında bile kolaylıkla sürülürdü.

Sayılı aracın geçtiği dağ yollarında (bana Ayvalık’ı hatırlatan ot kokularıyla) Mesti’ye doğru sürüyordum. Alfabeye yavaş yavaş gözüm alışıyordu. Yunan alfabesindeki P ya da L gibi birkaç harfe aşinaydım artık çünkü -neyse ki- her tabelanın latin harflerle yazılmış olanı da vardı.

Mapsme’ye göre 6,5 km vardı Mesti’ye. Bu gece nerede konaklayacağımı bilmiyor, ama endişe de etmiyordum. Güneşte nasıl süreceğim derken, hava rüzgar ve yağmur sunmuştu bana. İyi ki yağmurluk almıştım ve çadırımın 4 mevsim olması içimi rahatlatıyordu. Yağmurla ilerliyordum.
Morania'da Mola

Mesti’ye varana dek yağmurlu ve bomboş asfalt bir yolda yalnızdım. Mesti’de hayalimde köy bakkalından alışveriş yapacak, öğle yemeğimi pişirip bir çınar altında dinlenecektim. Ama vardığım yer adeta hayalet şehirdi. İn cin top oynuyordu. Derin bir sessizlik. Bir evin bahçesinden yükselen konuşma sesleri duydum ve onlara ingilizce marketin yerini sordum. Almanca biliyor musun? diye sordu yanıma yaklaşan yaşlı adam. Türkiyeli olduğumu anlayınca, Türkçe konuşsana dedi, burada herkes Türkçe bilir. Sonra çat pat Türkçesiyle bir şekilde anlaştık. Ne burada ne de yakında market yok dedi. Hem bugün Pazar. Aç mısın? Evet. Beni evine davet etti. Karısı Almanyalı. 

İngilizce,  Almanca, Yunanca ve Türkçe kelimelerle ama en çok da işaretlerle güzel evlerinde sohbet ettik. 1920’lerde Keşan tarafından mübadeleyle gelmişler. Bir gece önce Almanya’dan geldikleri için dolapları boştu ve bana yumurta, domates ve ekmek ikram ettiler. Benim gibi bir kahve tutkunu için kahve de müthiş bir sürpriz oldu. Krovili’den geçtim, Morania yolunda Avrupalı bisikletli turcu bir çiftle karşılaştım. Benim kadar coşkulu karşılamadılar yolda bisikletli görme durumunu. Onlara iletişim bilgilerimi verdim ve İstanbul’a gelirseniz yardımcı olurum dedim (ve hiç aramadılar). Onlarla vedalaşıp yola devam ettim ve yolları aşıp Morania’da dev bir çınar ağacı gölgesinde frape içerek kendimi ödüllendirdim.


Kryonari Camping
Morania’da oturmayı tercih ettiğim o çınaraltı kafe meğer ki Mesti çıkışında durup da yol sorduğum, tarlada çalışan amcanın akrabasının yeriymiş (dünya küçük). Kısacık sohbetimizde Morania’da olacağını söylemişti öğleden sonra. Hemen çıktı geldi ve beni yemeğe davet ettiler. Acaba gece beni ağırlarlar mı diye aklımdan geçirdim ama böyle bir teklif gelmedi. Haritada görünmüyordu ama yakında bir kamping olduğunu söylediler. Gruptaki kadınlardan biri beni arabasıyla götürüp kamping alanını gösterdi. Böylece haritada adı sanı olmayan Kryonari Kamping’i keşfetmiş oldum. Ayrılırken Mustafa bana telefonunu verdi. Bir şey olursa ara dedi, hemen yardımcı olurum. Masadaki yaşlı teyze sen delisin dedi el hareketiyle ama, şu da bir gerçek ki deli olmasam onunla hiç aynı masada oturmayacaktık şu hayatımda. O masadan uzaklaşırken, herkesin iyi dileklerini yüklenip gittim. Mustafa tercüme etti masadakilerin söylediklerini. Etmese de gülümsemenin harfleri her dilde aynı.
Böylece ikinci günümü 59 km ile tamamlamış oldum. Sabah uyandığımda günün bu şekilde ilerleyeceğini tabii ki bilemezdim. Yol hep bilinmezlere gebe.

Gerçekten yalnız kalabildiğinde, aslında yalnız olmuyorsun
Düşündüm de, yalnız olmayı başarabildiğinde, biriyle yola çıkarsan bu o kişiyle yola çıkmak istediğim için olacak, yalnızlıktan ona tutunduğum için değil. İlişkilerde de böyle değil mi? Yalnız yürüyebildiğinde hayat yolunda, biriyle yürümek ihtiyaçtan değil seçimden oluyor. Ve gerçekten yalnız kalabildiğinde, aslında yalnız olmuyorsun.



ÜÇÜNCÜ GÜN// 27 Haziran Pazartesi
Kryoneri Camping'deki evim
Sabaha karşı, gün aydınlanmadan çadırda tuvalete gitme isteğiyle uyandım. Ve o an, kamping alanında olmama rağmen birden çok korktum. O saniye, kamping alanı olmayan bir yerde (wild camping) tek başıma kamp kuramayacağıma kanaat getirdiğim andı, ama neyse ki bu rota her gece bir kamp yeri sunuyor insana.



Yeniden uykuya daldım ve bir şekilde sabah oldu. Hazırlık 1 saat civarı sürdü sabah. Kryoneri’de mutfak da vardı. Kahvaltımı yapıp yollara düştüm. Lissos River’dan geçerek, sabah 9:30 gibi Imeros’a vardım. Burada kentler, köyler hayalet gibi, kimsecikler yok. Belki de sıcaktan… Glyfada’da bir köy kahvesinde soğuk bir şeyler yudumladım. Turun en sevdiğim anları bu molalar oldu. Hava çok sıcaktı.

Glyfada kahvesinde de Türkçe-Yunanca karıştı. Yarı yarıyaymış köy. Buralardan Almanya’ya çalışmaya giden ve dönenler de var anladığım kadarıyla. Yol/yön sorduğumda Almanca’nın daha yaygın bir dil olduğunu anlıyorum. İngilizce bilen neredeyse hiç yok, Türkçe bilen ise sayısız.

Kahvede tanıştığım ve bana kahve ısmarlayan Erol’un dediğine göre Kavala’ya kadar hep böyleymiş. Sonra Türkçe yok artık, dedi. Suluklarımı doldurup çıktım. Sırada Mesi vardı. Erol, oradaki herkesin Türkiye’ye döndüğünü, artık bir hayli boş olduğunu söyledi. Bir bu köy kalmış hala yaşayan.

Glyfada’da kahvede zaman geçirdikten sonra, matımı alıp okul bahçesindeki ulu ağaçlar altında derin ve tatlı bir uykuya daldım.13:30’a kadar filan uyumuşum. Sonra bir kahve daha içip düştüm yola. Böylece yemek yiyememiş oldum. Yani aç kaldım öğlen. Kahvede sohbete başlayınca, orada ocağımı çıkarıp yemek yapmaya çekindim açıkçası. Bir de turda bazen böyle basit şeyler -tüple yemek pişirmek gibi- çok ilgi çekici oluyor. Sen sessizce yemeğini pişirip dinlenme ihtiyacındayken, insanlar türlü sorularla seni yorabiliyorlar. Biraz da ondan kaçtım sanırım. Çevrede yemek yiyecek bir yer de yoktu. Yeniden sürüyorum. Uzun yollar, bulutlar, engin gökyüzü. Fotoğrafa sığdır sığdırabilirsen!


Fanari Kamping'i terk ederken pasaportumu
orada unuttuğumdan bihaberdim
Üçüncü günün sürüşü, Fanari Kamping’de son buldu. Yunanistan’daki kampinglerde bir alan kiralıyorsun ve kişi sayısına göre ücret ödüyorsun. Yine alanımı seçtim, çadırımı kurup yerleştim. Kampingin sahili beklentilerimin ötesinde güzeldi. Dupduru bir su. Denize girip sahilde zaman geçirdim. Akşam Fanari’ye gittim. Öyle harika ki. Renkler büyüleyici. Her yer mavi. Her yer deniz. Kuşlar. Sahilde yan yana kafeler. Cafe Spitiko’da mükemmel ahtapot, kızarmış kabak ve Cacık yedim. Gün bitiyor ve renkler çok güzel.  

İnsanlar akşam yemeği için gelirlerken, ben yavaştan sakin kamp alanıma çekildim. Erken yatmak istiyordum yine. Sonraki gün ilk warmshowers ev sahibim Dmitris beni İskeçe’de meydandaki saat kulesinin önünde karşılayacaktı. Orada olabilmek için planladığım saatte yola çıkabilmeliydim.

Fanari Kamping sahil


DÖRDÜNCÜ GÜN// 28 Haziran Salı
Agios Nikolaos, Porto Lagos 
Dmitris’in beni misafir edebileceğini söylemesi harika haberdi. Otelde kalmak, bisikletimi nereye koyacağımı düşünmek istemiyordum. Böylece Xanthi’ye ulaşmak için düştüm yollara yeniden. Kamping’den ayrıldım. Sağı solu göllerle dolu çok güzel bir yoldan ilerledim. Derken bir manastır gördüm gölün ortasında. Bisikletimi bağlayıp içeri girdim. Güvenlik görevlisiyle biraz sohbet ettik (bisikletli olunca, herkes sana kolaylıkla yaklaşabiliyor). Thassos adasına mutlaka gitmemi önerdi. (Kimi zaman bu tür öneriler rotayı şekillendiriyor). Onun babası da Keşan’dan gelmiş. Bu bölgede herkes Türkiye’den bir yerlerin adını telaffuz ediyor…
--

Manastır sonrası yola çıktığımda, sabahın tatlı havasında yeni güne hazırlanan açılan bir kafe gördüm. Adı: MOYEEI. Hemen bir frappe siparişi verip, müziğe bıraktım kendimi. Günlerce sessizlik içinde ilerledikten sonra (telefonum aynı zamanda haritam olduğu için şarjını bitirmek istemiyorum) müziğe ulaşmak çok iyi geldi. Müthiş hissettim. Red Hot Chilli Peppers çalıyordu girdiğimde. Sonra REM. Yolun en sevdiğim öğretilerinden biri de günlük hayatta ne kadar çok şeye ne kadar kolay erişebildiğini hatırlatması ve her eve dönüştü daha büyük bir minnet duygusuyla hayatımda yerleşmek.
Sabah sürüşü sonrası müzik, frappe ve ben

Yola devam… Vafeika’dayım. Durduğum yerde, bakkaldan su aldım ama benden para istemedi. Ayaküstü anlattı bana Bursa’da geldikleri köyü, Türk dostlarını nasıl sevdiğini. Gelecek hafta bayram; bayrama onları bekliyormuş.

İskeçe (Xanthi)’ye 3 km kala inanılmaz bir yağmur bastırdı. Bir ‘kantina’ya sığındım. Yol boyu defalarca verdiğim cevaplardan bir set daha sunmam gerekti: Nereden geldin nereye gidiyorsun? Yalnız mısın? Zor olmuyor mu? Uzun süre yağmurun dinmesini bekledim. Sanki mevsim değişti. Dağlara yakın olduğunu hissetmemek mümkün değil.


Artık benim de warmshowers ev sahibim var!






13:30’da Dmitri ile buluşacağımız saat kulesinin önündeydim. Xanthi’de çok sevimli bir kafede oturduk. Dimitris beni ‘Old Town’ taraflarında gezdirdi. Birbirinden hoş kafelerle dolu dar, tatlı sokaklar. Delice yağmur yağmaya devam etti. Dimitris’in evine geldik. Mütevazi ve küçük evinde aynı odayı paylaştık.
Dimitrisle karşı karşıya karyolalara uzanmışız. Odadaki sessizlik öyle geniş ki sadece yağmur damlalarının tıkırtılarıyla bölünüyor ve bu, çok iyi hissettiriyor. Bence iki kişilik sessizlikler, birden daha büyük. Bu, birbirinin alanına saygı duyma ve karşındakini kendi dünyasında bırakabilme büyüklüğü. İçinde konuşulamayanlar yok, var oluşa izin veriş var, olduğun gibi olmaya izin veriş... Rüzgar uğultusu vardı delice.

Sonra çıkıp uzun bir yürüyüş yaptık. Xanthi çok neşeli ufak bir kasaaba.  Işıl ışıl. Cıvıl cıvıl. Yunanlılar haftanın her günü dışarıda yaşıyor. Hayat dolu. Birbirinden zevkli keyifli kafeler publar, gencecik insanlarla dolup taşıyor. Bir tatil yeri havasında gündelik yaşam. Dmitris’le sohbet ederken anladık ki, bende kalan bir bisikletli, Dmitris’in de konuğu olmuş daha önce. Ronan. Ona birlikte bir fotoğrafımızı gönderdik bira yudumlarken. Bir hayli geç yattık…


BEŞİNCİ GÜN// 29 Haziran Çarşamba
Nesos nehri
Börek ve çikolatalı süt





















Sabah Dmitris’in evinin karşısında çok güzel bir kahvaltı yaptım. Börek ve çikolatalı süt. Sanırım yoldayken her şey daha lezzetli. Kilometre saatim 206’yı gösteriyor. Dmitris’in önerisiyle Nesos’a uğrayıp (bu, +4 km demek) sonra Keramoti’ye doğru ilerliyorum. 37 km yaptım bile. İyi gidiyorum, iyi hissediyorum. Şansıma hava çok sıcak değil. Saat 11 olmasına rağmen rahatlıkla sürmeye devam edebiliyorum.

KERAMOTİ YOLUNDA BABİ
Feribot limanı yakınında Crysoupoli girişinde bir mola yeri gördüm. Çam ağaçlarına doğru çevirdim yönümü ve bulduğum bir bankta dinlenmeye bıraktım kendimi. Karşı binanın önündeki bankta yaşlı amcalar görünce acaba hastane bahçesi mi burası diye düşünmeye başladım. Meğer yaşlılar eviymiş. Az sonra Babi, elinde frape ile geldi. İç diye işaret etti. Türkiye’den geldiğimi anlayınca, başladı kırık ve tatlı türkçesiyle hikayesini anlatmaya. Uzun uzun oturduk ağaç gölgesinde. Yeniden yola çıkarken “haydi git göreyim seni” diye seslendi arkamdan. Ama önce bir güzel kucaklaştık ve şap diye bir öpücük konduruverdi yanağıma.

Gün bitmeden Thassos’a geçeyim diye bastım pedala. Tuhaftır yorulmadım. Sonra 12 sıcağına kalınca bir yorgunluk çöktü. Biraz da uykusuzluktan olacak başım döndü. Chrysochori’de bir benzinlikte kendime reiki yapıp gölgede biraz soluklandım. Elimi yüzümü yıkadım filan. Derken baktım daha fazla gidebilecek gibi değilim, bir de açım, Keramoti’ye varana dek biraz daha dinleneyim dedim. Orada bulduğum sandalyeye bıraktım kendimi. Benzin almaya gelen gidenleri izlemeye koyuldum. Sonra benzinci de oturdu yanıma. Bana bir kahve yaptı geldi. Türkiye’den, Yunanistan’dan, bir gece önce İstanbul’da patlayan bombalardan, dağlardan bisikletten konuştuk. Bizim Türk onların Yunan kahvesi dediği kahveden ikram etti.
Thassos'a gidip gelen gemiler
Burada yaşamak güzel dedi, denize yakın nehre yakın, doğaya yakın. Sabah 6’da bisikletiyle antrenmana çıkıyormuş o da. Derken düştüm yola yeniden. Keramoti’ye yaklaştıkça Thassos’a bugün varamayacağımı anladım ve Keramoti Camping’e çevirdim yönümü. Tam kayıt yapacağım, bir baktım pasaportum yok! Uzun telefon görüşmeleri ve hafif panik sonrası anlaşıldı ki, Fanari Kamping’de unutmuşum. Kargoyla göndermelerini istedik, ben de Cuma sabahına kadar burada tatil yapmaya karar verdim, çünkü pasaportsuz Thassos’a geçip, planladığım gibi devam edemeyecektim…

Yemek yemek üzere, EAPDEAADKO Restoranda benzincideki adını sormadığım arkadaşımın tavsiyesi üzerine sardalya fileto yedim, yanında da roka salatası. Thassos gemileri gidip geliyordu tam karşımda. Keramoti’yi keşfedecek uzun zamanım olacaktı... Sonraki gün yolda olmayacağım için akşam Uzo içmenin tam zamanıydı.

ALTINCI GÜN// 30 Haziran Perşembe


Keramoti Sahili
Günler ne çabuk geçiyor. Burada bir gün daha kalmak, biraz dinlenmek ve de yolculuğu biraz sindirmek iyi hissettirdi. Sabah saat kurmaksızın şöyle uzun uzun uyurum diyordum ama 8’de kalkıverdim tabii ki, ama son derece dinlenmiş olarak.

Çadırımın çevresindeki gölgelik alanda saatler geçirmiş olabilrim. Kah çamaşır yıkadım, kah yoga yaptım, kah yemek yaptım. Arada birşeyler lazım oldukça bisikletime atladım, marketten alıp geldim. Bisikletin yüklü haline alışınca, boş hali çok hafif geliyor. Böylece günlerdir yanımda taşıdğım Ederlid tüpümü de kullanmış oldum.
Günün geri kalanını plajda geçrdim. Güzel müzik… Yunanistan’da şemsiye ve şezlonga para ödememek hoş. Yunan sahilleri, Türkiye’deki Ege kıyılarının her türlü çirkinliğinden, karmaşasından arınmış hali gibi. Ege’ye yakışan bir yalınlık var. Bayağı sevdim ben buraları. Eşyalarımı çadırda bıraktığım için, ikide bir kıyıya göz atmaksızın gönlümce yüzdüm.

Kamping’e dönünce pasaportumun gelmeyeceğini öğrendim ve sonraki sabah taksiyle alıp gelmeye karar verdim. Gidiş dönüş 2 saat sürecekti, 80 Euroya anlaştık.

İstanbul’da kendimle kaldğımda bu kadar kaliteli zaman geçirmiyorum. O kadar çok yapacak şey oluyor ki kararsızlıkla geçiriyorum zamanımı çoğunlukla. Burada ise çok sakinim, vücut hareketlerim bile acelesiz… Her şey yavaş. Aylaklığın tadına varıyorum, zamanı yudum yudum içercesine…

YEDİNCİ GÜN// 1 Temmuz 2016 Cuma
Taksi sabah tam 7’de beni almaya geldi. Ben 5:30’ta uyanıp çantalarımı ve çadırımı toplamıştım. Döner dönmez sıcağa kalmadan yola çıkacaktım. Saat 9 itibariyle elimde pasaportumla yeniden kampingdeydim. Çıkış yapıp liman tarafında hızlı bir kahvaltı ile yeniden düştüm yollara.

Neo Karvali’de Kavala kurabiyesi ve çay molası verdim. Saat 12 oldu. Güneşin yoğun etkisi geçene kadar Neo Karvali’de zaman geçirmeye karar verdim. Bugün Kavala’ya varabilirdim. Böylece aslında 1 hafta için planladığım rotayı tamamlamış sayılacaktım.
Neo Karvali, siesta saatinde bana kaldı

Yolda içimden birçok düşünce ve his geçiyor. Zihnim daha boş olduğu için de kendimi daha derinden duyabiliyorum. Bugün, kendimi çok güçlü hissettiğim bir gündü. Haritadan anlamam, kaybolurum diyen ben ilk kez geldiğim bir ülkede 291 km yol yapınca, 6 günde hem yolumu hem de her soruna çözümü bulabildiğimi görünce, istediğim her şeyi başarabileceğimi hissettim.


Neo Karvali
Bisikletli gezgin olduğunda sıradan bir turistten daha farklı deneyimler yaşıorsun, ki bunlar genelde parayla satın alınamayacak türden oluyor. Neo Karvali’de şöyle bir tur atayım darken deniz kenarında yan yana minik kafeler keşfettim. En yeşil, çiçek dolu olanın bahçesine girdim ve Yannis tarafından coşkuyla karşılandım. Bana hemen yardımcı oldu. Zeytin reçelli çikolata ikram etti. Denize girmem için plastik sandalyeyi sahile taşıdı. Denize girip sahilde biraz kestirdim. Bisikletim ve tüm eşyalarım güvendeydi, bunu öyle iyi biliyordum ki.

Sonra yine yunan salatası sipaiş ettim. Yemeğimi yerken Yannis ile neşeli kısa sohbetler ettik. Sonra Yorgos’la tanıştık. Cihangirde bir otel işletiyormuş. Burada da börekçisi var. Israrla akşam kal, burda rakı içelim, balık yiyelim diye davet etti. Biraz temkinli yaklaştım bu teklife ve yola devam etmek istediğimi söyledim.
Sorna Yannis elinde tabakla çıkageldi. 1 saat önce denizdeydi bu balıklar diye bana taze uskumru ikram etti. Bugün bayağı iyi beslendim doğrusu. Neo Karvali’de ne denize girmeye, ne de bu kafeye doyabildim. Öyle sakinim ki. Bir ara o güzelim koyda neredeyse tek başınaydım. Dalga sesleini dinledim tatlı tatlı.


BATİS
Batis’e yaklaşırken biraz gerildim. Çünkü burası bir ‘beach club’dı ve girişini bulamıyordum, lüks bir görünümü vardı ve pek de çadır kurulacak bir camping yeri havası yoktu. Neyse birkaç yanlış denemeden sonra girişi ve resepsiyonu ve sonra da kamp yerini buldum. Gecesi 12 euro (çadır + 1 kişi - evet çadır için biraz pahalı) ama gerçekten çok güzel. Tertemiz bir plaj. Çamlar içerisinde bir kamp alanı. Pırıl pırıl, mavi bir havuz.
Çadırımı kurarken bir anda hava bozdu, ama neyse ki yağmur bastırmadan kurmuştum. Giderek daha rahat yapıyorum bu işi. Sonra restorana geçtim ve her gün olduğu gibi ‘greek salad’ istedim. Mythos biramı keyifle yudumladım o duru sulara nazır. Erkenden uyudum sonra.

Kavala güzel karşıladı

SEKİZİNCİ GÜN// 2 Temmuz
Sabah saat 10 oldu eyvah, gölgede kalınca uyuyakaldım, diye fırladım ve saat daha 6 idi. Hemen kendimi denize attım. Sahil ve yeni doğan güneş sadece benimdi. Bomboştu her yer. Kumlar, günün ilk ışıkları, sessizlik... Bugün Kavala’yı keşfedeceğim. Otobüs nereden, nasıl, kaçtadır bilmediğimden ve sabah saatin 7’si olup resepsiyonda hiç kimseyi bulamadığım için, otostopla merkeze geldim. Arkeoloji müzesinden başlayarak şehri turlayacağım. Ama önce pazara nazır kahvemi içiyor ağzımda eriyen kavala kurabiyelerinin tadını çıkarıyorum.
Mercimek yemeği

Tütün müzesini (benden ücret almadılar), Arkeoloji müzesini gezdim. Kavala sokaklarında dolaştım. Kaleye çıktım. Çok ama çok sıcaktı. Orada da frappemi içtim ve kendime koyduğum günlük 1 kahve limitimi doldurmuş oldum. Bir marketten alışveriş yapıp otobüsle kamping alanına geldim. 8 numaralı otobüs beni kampingin önüne kadar getirdi. Kamp alanımda mini tüpümle enfes bir yemek pişirdim kendime. Akşam menümde avokadolu salata var.

DOKUZUNCU GÜN// 3 Temmuz Pazar
Batis'de 2 gece kaldım
İlk plana sadık kalsaydım bugün dönüş yolunda olacaktım. Bugünkü planım sadece 10 km sürüp Neo Peramos’a varmaktı, hatta bu yüzden dün şarap içtim, sabah çok uyudum ve ağır ağır hazırlandım ama yola çıktığım an, daha çok gitmek istediğimi fark ettim.
Böylece yeni hedefim Kariani’ye varmak oldu. Garip bir şekilde her yere çadır atabilecek cesareti hissediyorum. Asma bahçeleri ve tarlaların içinden geçerek vardım buraya. Solumda hep beach club’lar ve tarlalar vardı, hatta 1-2 karavan kampinge de rast geldim ama dediğim gibi süresim vardı ve sürdüm.








KARIANI
Kariani’ye vardığımda, google’da görüp varmaya çalıştığım kamping’in çocuklar için olduğunu anladım. Oradan bana 7 km gerideki sushi beach bar’ı önerdiler, orada ‘free camping’ yapıldığını söylediler. Sushi Beach Bar’a yaklaşırken bir baktım dizi dizi Türkiye kamyonları, sahilde yan yana dev tırlar. Tabii tüylerim diken diken oldu (önyargı demekte özgürsünüz elbette ama Pippa Bacca’yı düşünmeden edemedim). Bardakilerin çat pat ingilizceleri ve süper ilgisizlikleri de derdime derman olmadı. Bir ağacın altnda oturdum ve düşündüm. Yanımda geçen 2 tır şoförü dönüp bana baktı, özellikle de biri muhabbet etmek istedi, oyalandı. Bu arada Bulgar bir karavancı gördüm, işaret diliyle onunla sohbet etik. Biz de kalacağız, sorun yok dedi ama yok baktım yapamayacağım. Kaygı düzeyimin arttığını fark ettim, burada kalacağıma bir önceki koyda yapayalnız kamp kurarım daha iyi diye düşündüm. Bastım gittim. Koy koy ilerleyerek kendime yer bakıyorum. Hava kararmaya yakın. 1-2 yer kestiriyorum gözüme, sonra daha iyisini bulurum diye ilerliyorum. Derken bir beach bar’a girip içerideki çocuğa derdimi anlattım. Tam karşısında restoranları varmış. Madem sadece bir gece dedi, annemi arıyorum git sana yer göstersin. Sağolsunlar dev arka bahçeyi ve otelin terasını hizmetime sundular. Ben de terası seçtim. Ah nasıl da rahatladım. Bu geceki rahat uykumu bu insanlara borçlu olacağım.  Kalacak yer bulacağım derken 66 km yapmışım bugün.
Otelin terası, kamp alanım oldu


ONUNCU GÜN// 4 Temmuz
Güne 377’de başladım ve sadece 34 km sürüş yaptım. Asprovalta sahilinde Ane Brun’den ‘Big in Japan’i söylerken dalgalar kıyıya vurmaya devam ediyor. Kendimle çok kaliteli zaman geçiriyorum. Kendimi dinliyorum, kendimi duyuyorum. Ne istediğimi, ne yapmak istediğimi. Basit yaşıyorum yollarda. Tek derdim nerede uyuyacağım, ne yiyeceğim. Hangi kitabı okuyacağım bile belli. Başka alternatifim yok ki. Kafam karışmıyor; film mi izlesem, yoksa dizi mi, ama hangisini demeden. Günün adı önemsiz, önemli olan güneş batana dek neler yapabileceğim. Çünkü hava kararınca yapabileceklerim kısıtlı: Yıldızları seyredebilirim, ışık bulursam kitap okuyabilirim. Genellikle güneş batana dek zamanımı kıyılarda geçirdiğim için akşamları yemek yapıp bulaşık yıkayıp uyuyarak sonlanıyor ve bu beni hiç rahatsız etmiyor, çünkü gün içinde zaten yaşama doymuş oluyorum.

Kaldığım yerde sıcak su varsa sıcak suyla duş alıyorum, wi-fi varsa internete bağlanıyorum, yoksa da isyan etmiyorum. Mücadele anlamsız. Var olanı kabul etmek, olanı sevmek çok iyi hissettiriyor.
--
Bugün Asprovalta’da saatlerce sahilde uzanıp müzik dinledim. Uzaktan gelen dalga sesleri eşliğinde saatlerce kumda uzanıp müzik dinlemek…  (Arada kulaklığı çıkarıyorum ve 5 km ötemdeki denizin sesleri canlanıyor yeniden.) Bugün, sanki yeniden doğdum.
Asprovalta yolunda

ON BİRİNCİ GÜN// 5 Temmuz Salı
Basit yaşamak
Asprovalta kamping’deyim. Bugün bayramın birinci günü. biraz halsizdim. Wi-fi olduğu için, yarım günümü resepsiyonun yakınındaki banklarda whatsapp yazışmalarıyla geçirdim. Bisiklet Gezgini’nden Seçil, beni Instagram’dan takip ettiği için, aynı tarihlerde çok yakın olacağımız belli oldu. Böylece Yunanistan’da buluşma planı yaptık. Akşam Stavros’a geçtim otobüsle ve Seçil, Alex ve iki arkadaşları (Pınar ve Sedat) beni aldılar, hep birlikte Alex’lerin Olimpiada’daki yazlığına gittik. Denize 20-30 metre yeşillikler içinde harika bir yer. Alex’in annesini, yazlarını geçirdiği evi ve orada kendini denize attığında gözlerinin nasıl hayatla parladığını gördüm. Köye yürürken Seçil’le sohbet ettik. Hep birlikte yemek yedik. Bana gelecek 2 gün için rota ve kalacak yer kousunda tavsiyelerde bulundular. Alex ve annesi beni kamping alanına bıraktılar.



ON İKİNCİ GÜN// 6 Temmuz Çarşamba
Sabah yulaflı kahvaltımı yapıp düştüm yine yollara. Yaklaşık 40 km molasız sürdükten sonra bitkin hissettim ve Apollonia’da mola verdim. Yaklaşık 1 saat dinlendim. Son derece canayakın ve yardımcı bir sahibi vardı. Çiçeklerle dolu bu atmosferde olmak bana iyi geldi. Bir önceki gece Seçiller, buraya 5-6 km mesafedeki hamam ve spa merkezini önermişlerdi. Böylece ertesi gün Selanik’e varabileceğimi söylediler. Ama son gün beni bekleyen ciddi bir yokuş olacağı konusunda da uyardılar.

Onca gecelik çadır hayatından sonra, yatakta uyumanın bana iyi hissettireceğini düşünmüştüm ama pek de öyle olmadı. Açıkçası hiç hoşuma gitmedi betonlar içinde olmak. Bir gün önce, kampingde üzerine oturacak bir taş bulup günümü orada geçirmişken, şimdi göl manzaralı 2 kişilik bir yatak üzerindeydim ve çok sıkıcı buluyordum bunu. Adım adım şehir hayatına yaklaşıyordum, yarın Selanik’teydim.







ON ÜÇÜNCÜ GÜN// 7 Temmuz Perşembe
Dev yokuşu torpilli çıktım
Sabah 5.30’da uyandım. “enjoy the ride”ı dinleyerek hazırlanıyorum. Rüzgar sesiyle uyuyup kuş sesleriyle uyanmak. Belki de turun özeti bu olmalı...

Son gün. Artık şu dev yokuşu aşıp Selanik’e varacağım. Bugün km saatim 477.’de iken, yani 32 kilometreyi daha ardımda bırakmışken nefes nefese yol kenarında yanımda boş bir kamyonet geçti. İçimden dedim ki acaba beni çıkarsa mıydı iyi olmaz mıydı, ama iyi ki durmadı; neredeyse yarısını çıktım, diğer yarısını da kendim çıkarım. Sonra o kamyonet dönüp geldi. Beni ve bisikletimi alıp devam etti. Sava, beni şehir merkezinde Aya Sofya’ya kadar getirdi. Böylece turun son hamlesi -utanarak bildiririm ki- bir kamyonetle tamamlanmış oldu. Aya Sofya’dan hostele ulaştım ve gözümde büyüyen, aylara yayılan o koca yolculuk son noktasına ulaştı. Nasıl da bitti, hiç anlamadım.



Selanik, Temmuz 2016
SELANİK’TE GEZGİN HALLER
Artık bu noktadan sonra, müzeler, yürüyüşler… Tur bitti ve turist hallerimi anlatmaya pek niyetli değilim. Ancak Selanik Fotoğraf Müzesi’ndeki Another Life Human Flows /Unknown Odysseys fotoğraf sergisinden bir hayli etkilendiğim için onu not edeceğim. Yunanistanlı fotoğraf sanatçıları 2015 mülteci krizi olarak adlandırılan ve Yunanistan üzerinden geçen hayatları, fotoğraf karelerine yansıtmışlar ve bu fotoğraflar, taşıması çok ağır duygularla yüklü. Onlara bakarken; o hayatlara ve yaşama tutunma çabasına bisiklet yolculuğunun ya da herhangi bir keyfi yol halinin o kadar da büyütülecek bir şey olmadığının ayırdına vardım; çünkü insanın yaşama arzusu öylesine büyük ki, insan her şartta yaşıyor. Tabii keşke herkes çok daha iyi yaşasa ve dünyada bu kadar adaletsizlik olmasa.

---------



DEFTERİMDEN TUR NOTLARI

Tur notları
YAVAŞLIK
“Sen o vızır vızır geçen araçlardan biri değilsin. Sen her ağacın gölgesini takdir edensin. Yavaşlayan, selamlaşan, gören ve görülensin. Bisikletli olmak başka bir şey. Daha ince bağlantılara olanak veren bir yolda olma hali, ne de olsa daha ince nüfuz ediyorsun içinden geçtiğin yaşamlara.” 

30 Haziran 2016, Perşembe

BİSİKLETLİ TURİST OLMAK
Bisikletli turist olmanın bir avantajı da yaşadığını yaşayıp devam edebilmek. Sevdiğin her şeyi hayatına katmaya çalışmıyorsun, sahiplenmek sınırlarından çıkıyor. Vedalaşmanın değerini öğreniyorsun bir anlamda. Aman eve biraz Kavala kurabiyesi götüreyim, zeytinyağı güzelmiş onu da alayım gibi sahiplenici tavrı bir yana bırakıp, sadece o an yaşadığından tat alıyorsun. İnsanlarla sohbet edip, kimi zaman isimlerini bile bilmeden yanından ayrılıyorsun. 2 Temmuz 2016, Cumartesi

YOL ARKADAŞIM ZORBA
Deniz kenarında verdiğim molada, Zorba’nın beni gözyaşlarıyla bırakan son satırlarını Ege kıyılarında tamamladım. Bugünlerde ekstra duygusal olduğumu biliyorum ama hayat içimde dolaşıyor ve bunun büyüklüğüne dayanamıyorum. Ayrılışlarımın ve aşkın, hayatın insana en insan hissettiren anların büyüklüğü içime sığmıyor, gözyaşı olup akıyor bedenimden. 3 Temmuz 2016, Pazar 

Hız körleştiriyor
OTELDE KALMAK
Bu organize ve tanımlanmış mutluluk, ruhumun sınırsızlığına dar geliyor. Daha şimdiden kamping günlerinde umarsızca uzanıp günün geçişini izlediğim anları özlüyorum. Sunulanı sevmiyorum. Balkon, bank. Mekan nerede durup nereye oturacağımı bana söylüyor, oysa ben doğayla sohbet etme peşindeyim. 6 Temmuz 2016, Çarşamba

HIZ KÖRLEŞTİRİYOR
Yolda bisikletle ilerlerken, bazen haşır huşur seslerle bazı canlıların kendini çalılara attığını duyuyorum. Böylece hareket eden bir araç olarak doğada yarattığım etkiyi görüyorum. Hızla giden bir araçla bu etkileşim mümkün değil. Sayısız kirpi, tilki, fare, kaplumbağa, güvercin, kirpi ölüsü gördüm yollarda. Onlarca. Ezilerek kanı yola akmış canlar. Zavallı bedenlerine bakmaktan kendimi alamadım. Bir insan olarak doğaya ve canlılara verdiğimiz zararın sorumluluğunu hissettim. Hızlı olduğunda bunun farkına bile varmıyorsun. Hız, körleştiriyor. 27 Haziran 2016, Pazartesi

YAVAŞLIK
Bir şehre bisikletle girmek ve o şehri bisikletle anlamak öyle farklı ki... daha çok merak uyandırıyor, insanlığın gelişimini daha merakla gözlemliyorsun, yavaşlıkla tarihin ayak izlerini sürüyorsun. Topraklarına yavaşlıkla adım attığın ve aynı yavaşlıkla uzaklaştığın için, sanki geçmişini ve geleceğini, öncesini ve sonrasını daha çok anlıyorsun. Her bir yer, bir bağlam içerisinde ve birbiriyle ilişkili bir biçimde yerleşiyor zihnine. Uçakla ya da otobüsle bir yere “ışınlandığında” bunu yaşamamıştım. İlk kez bir yeri, bir ülkeyi böyle deneyimliyorum. 29 Haziran Çarşamba



ADIM ADIM BİSİKLETLE TUR ROTASI


Bu rota, Greece2016byozgun adıyla mapmyride sitesinde 

İpsala - Dedeağaç, Aleksandropolis > Kalış noktası: MUNICIPALITY CAMPING
Makri-Mesti-Krovili-Maroneia > Kalış noktası: KRYONERI CAMPING (Gecesi 7 Euro; info@kryonericamping.gr)
Imeros-Glyfada-Mesi-Arogi-Fanari > Kalış noktası: FANARI CAMPING
Porto Lagos-Vefeika-Xanthi > Kalış noktası: Warmshowers’tan bir ev sahibi
Galeni-Nessos River-Chrysoupoli-Chryscochori - Keramoti > Kalış noktası: KERAMOTI CAMPING (2 gece)
Keramoti – Piges- Pantolivado – Neo Karvali - Kavala – Batis > Kalış noktası: BATIS COMPLEX (2 gece)
Palio-Neo Iraklitsa-Neo Peramos - Kariani > Kalış noktası: Bir Otelin Terasında Çadır
Kariani-Strymonos river-Asprovalta
Stavros-Olimpiada
Asprovalta – Apollonia (spa center) 34 km
Peristeron-Gerakarapu-Vasiloudi- Ag vasiletos

----------------
MALZEME LİSTEM

GİYİM
Tişörtx2
Şort x2
Çorap x2
Yelek
İçlik
Baf
Yazlık pijama
İç çamaşır
Havlu
Bikini
Güneş gözlüğü
Yağmurluk
Yağmur pantolonu
Reflektörlü yelek
Dizlik
Sandalet/terlik

ALET EDEVAT
Pusula
Ön/arka far
Kafa lambası
Fren ve vites kablosu
8 anahtarı
Alyan
Vidalar
Yama takımı
İç lastik x2
Zincir aleti
Powerlink
Pedal anahtarı
2x2 ağızlı kontra anahtar
Kurbağacık
Kask
Eldivenler
Levyeler
Zincir yağı
Pompa 
Paça bandı
Tornavida x2
Bisiklet kilidi
Kalem
Tamir kitabı

ELEKTRONİK
Powerbank
İphone
Kulaklık
Far kabloları
Şarj kablosu

NE OLUR NE OLMAZ
Plastik kelepçe
İlkyardım (baticon, yarabandı)
Bez
Çakmak
Bıçak
Ameliyat eldiveni
Biber gazı
Yedek pil

YEMEK
Ocak
Pişirme seti
Zeytinyağı
Baharat karışımı
Tabak/bardak/kaşık/çatal
Çakı
Kahve

ÖZEL
Cüzdan ve para
Ev anahtarı
Pasaport ve fotokopisi
Otobüs bileti
Defet / kalem
Kitap
Haritalar

BARINMA
Uyku tulumu
Çadır
Çadır altlığı
Yastık

KOZMETİK
Güneş kremi
Tuvalet kağıdı
Islak mendil
Diş macunu/diş fırçası
Şampuan/sabun
Dudak koruyucu
Tırnak makası
Hijyenik ped
Sivrisinek ilacı
Roll-on
Tigerbalm
Vitaminler
İlaç