Acıbadem Dergisi Nisan-Mayıs 2017 sayısında bisiklet turumla ilgili bir röportajım yayınlandı. İki sayfaya sığmayanları bloğuma aktardım.
Tek başına bisikletle tura nasıl karar verdiniz? Ne zaman, nerelere gittiniz? Seyahate çıkmadan önce nasıl bir süreç yaşadınız? Hazırlıklar uzun sürdü mü?
2013 yılından beri, arkadaşlarımla kısa ve uzun bisiklet turları yapıyorum. 2016 yılının kış aylarında, hayatımda dönüm noktalarından biri olarak kabul edebileceğim bir zaman diliminde, ansızın tek başıma tura çıkma fikri aklıma düştü. İyi ki o gün bisikletli arkadaşlarım Oya ve Efe yanımdaydı ve cesaretime kıvılcım veren o ilk cümleleri sarf ettiler, çünkü sonrası bir ip yumağı gibi çözüldü. Daha önce Ege antik kentler turu, Bursa, Çanakkale gibi rotalarda bisiklet sürmüşlüğüm, kamp kurmuşluğum vardı. O yüzden çadır kurma, kampta yemek pişirme gibi konularda belirli bir birikim sahibiydim, ama sorun şuydu ki sorumluluk hiçbir zaman bende değildi. Örneğin hiçbir zaman rotayı çizen ben olmazdım, çadırı taşıyan ya da kararları alan da ben değildim. O yüzden bu kez her şey farklı olacaktı.
Bu seyahate çıkmadan önce, uzun bir hazırlık süreci yaşadım. Yalnız yola çıkma fikri, sadece cesaret dışında çözülmeyi bekleyen pek çok konu başlığı sunuyordu önüme. Rota belirlemem, eksiklerimi satin almam, bisikletimi ve kendimi bu yolculuğa hazırlamam gerekiyordu. Hafta sonları turlara çıkmalıydım ki arkamda 20 kg yükle de sürmeyi deneyimleyebileyim. Aylarca bu seyahatle yatıp bu seyahatle kalktım. Bütün hafta sonlarımı bilmediklerimi öğrenmeye ve performansımı artırmaya ayırdım. Ayrıca üyesi olduğum warmshowers (bisikletçiler için couchsurfing benzeri bir web sitesi) üzerinden dünya turu yapan bisikletli gezginleri ağırlamaya başladım. Onlarla zaman geçirirken tecrübelerine kulak vererek eksiklerimi tamamladım ve rotama son halini verdim: Komşu kıyılara padallayacak, sınırdan Yunanistan’a geçecektim.
Tarihler 25 Haziran 2016’yı gösterdiğinde, yola çıkmaya hazırdım. Sabahın erken saatlerinde beni ve bisikletimi İstanbul’dan İpsala’ya götürecek olan otobüse bindim ve sınırı geçerek iki hafta boyunca tek başıma yaklaşık 500 km yol aldım. Aleksandropolis, Xanthi, Keramoti üzerinden sahil boyunca ilerleyerek Selanik'e varmak için her gün farklı bir noktada çadır attım. İki haftalık bu süreçte dünyanın ne güzel bir yer olduğunu ve olasılıkların sınırsızlığını hatırladım.
Neden tek başına? Tek başına olmak sizin için neyi ifade ediyor?
Ben, yalnızlığı yücelten biri değilim. Yani “insanlardan uzaklaşmak istiyorum, yalnız kalmak istiyorum” gibi bir bakış açım kesinlikle yok. İnsanları, birliktelikleri, dostlukları, paylaşımları seviyorum ve önemsiyorum; ama yalnız kalabilmenin mutlu paylaşımların ön koşulu olduğuna inanıyorum. Huzurla ve keyifle yalnız olabildiğinde, kendini ve kim olduğunu daha iyi anlamaya alan açtığında, başkalarıyla çok daha kaliteli ve güzel deneyimler yaşıyorsun. Bu belki meditasyon ve yoga uygulamalarının bana öğrettiği bir şey. Çevremde birçok arkadaşım, dahil olduğum gruplar var; ama ne olursa olsun günün bir bölümünü mutlaka yalnız olmaya ayırırım. Kendi sesimizi duymak için sessizliğe ihtiyacımız var.Tek başına tura çıkmak da buna benzer bir bakış açısıyla şekillendi aslında. Yalnız da yapabildiğimi görmek istedim. Şimdi, çıktığım her turda içim rahat; çünkü kendime şunu söyleyebiliyorum. Ben gerçekten bu insanla ya da insanlarla birlikte olmak istediğim için buradayım. Onlara tutunmuyorum. Onlarsız da olur ama ben onlarla olmayı seçiyorum.
Korkmadınız mı? Neler hissettiniz? Başınıza kötü bir şey geldi mi ya da en keyif aldığınız anlar ne oldu?
Hiç korkmadım mı? Tabii ki korktum. Yola çıkacağım sabah uyandığımda, korkuya rağmen adım atmak ne demekmiş onu damarlarımda hissettim. Örneğin herkes Yunanistan’daki başıboş köpeklerden dem vurmuştu; hem evimde kalan bisikletçiler hem de yolda karşılaştıklarım. Köpek saldırırsa, kamp yeri bulamazsam, yolda kaza yaparsam. Tabii ki pek çok endişeyle yola çıktım. Ama zaten cesaret korkunun olmaması değil, korkuya rağmen adım atabilmek. Bir de ilginç olan şu ki, aslında yolculuk öncesinde daha çok korkmuştum. Zihin olumsuz senaryolar yazmak konusunda çok başarılı. Yolda ise korktuğum çok fazla deneyim yaşamadım, olabilir dediklerimin hiçbiri olmadı. Bir tane bile başıboş köpek görmedim örneğin… Sadece bir gece, kamp yeri bulma konusunda zorlandım. Hava kararmaya yakındı ve bana önerdikleri yere ulaştığımda “free-camping” alanının dev tırlar ve tır şoförleriyle dolu olduğunu gördüm. Tabii ki her tır şoförü kötü olacak diye bir kural yok, ama o an Pippa Bacca’yı düşünmedim desem yalan söylemiş olurum.
En keyif aldığım an hangisiydi sorusuna cevap vermek zor, çünkü “en”ler ve “çok”lar aslında bize dikte edilen şeyler. Doğada en güzel yok, her şey güzel. Onun için anılarımı rekabet içine sokarak “en iyisi”ni seçmek istemiyorum. Gülümseyerek hatırladığım anlarımı düşündüğümde aklıma gelenler şöyle: Bir taşın üzerinde oturup açık havada ocağımda kahve yapmak, müzik dinleyerek saatlerce denizi izlemek, sabah serinliğinde frappemi yudumladığım cafeden yükselen red hot chilli peppers’ı duymak (telefonumu aynı zamanda harita olarak kullandığım için, her zaman müzik dinleme lüksüm olmuyordu) ve Kavala’ya girdiğim an. Kavala’ya yaklaşmak, harikalar diyarına adım atmak gibiydi, çünkü öncesinde hiçbir fotoğrafını görmediğim bu güzeller güzeli kent tüm renkleri, dokusu ve ruhuyla beni çok güzel karşıladı. Bir kente bisikletle girmek, onu yavaş yavaş hissetmek bambaşka.
Bundan böyle de tek başına turlarınız devam edecek mi?
Açıkçası tek başına tur yapabildiğimi görmek bende büyük bir güven yarattı. Şu an istediğim yere tek başıma gidebileceğimi, karar verdiğim anda bunu yapabileceğimi bilmek beni rahatlatıyor. Ama bu seneki planlarım daha çok arkadaşlarımla çıkacağım kısa ve uzun turlar. Önümüzdeki hafta sonu Manyas gölü çevresinde olacağız örneğin, nisanda bir festival katılacağız, bir de bu yaz bisikletle İran’a gitmeyi istiyorum.
Bisiklet yaşamınıza ne zaman ve nasıl girdi?
Bisiklet sürmeyi çocukken öğrenmiştim. Dedemin Ankara-Çubuk’ta bir çiftlik evi vardı, yaz tatillerinde orada uzun süre kalırdık. Oradaki köy yollarında kırmızı bir pinokyo bisiklet ile bisiklet sürmeyi öğrendim. Hatta hala o bisikletten yadigar derin bir yara izim var sağ elimde. Sonra, bisikleti, bir çocukluk macerası olarak anılara gömmüştüm, taa ki Eylül 2012’de gerçekleşen Bisiklet Film Festivali’ne kadar. Bu etkinliğin basın bültenini okuduktan sonra Polonyalı bir arkadaşımı benimle birlikte katılmaya ikna ettim. Bisiklet kiraladık ve böylece daha önce bilmediğim bir dünyaya adım attım. Büyükada’da dev perdeye yansıyan bisiklet filmlerini izlerken, çevremde kumsala yayılmış, birbirinden güzel, çevre dostu, bilinci yüksek, dinamik insanı görünce, bugüne kadar ben neler kaçırıyormuşum diye düşündüm. Festival sonrasında hemen bir bisiklet satın aldım ve böylece İstanbul’da bisiklet maceram başladı. O gün bugündür Critical Mass’lerde “arabadan in, bisiklete bin” diye bisiklet haklarını savunarak, feminist bisikletle “dünya yerinden oynar, kadınlar özgür olsa” diye bağırarak daha özgür ve eşit bir dünyann hayallerini kuruyorum... Bisikletle yola çıktığım her zaman, bu ister bir eylem, isterse uzun bir tur olsun, kim olduğumu hatırlayarak her seferinde özgürleşmiş bir halde eve dönüyorum.
İstanbul’da bisiklet zor olmuyor mu?
Trafikte korna sesleriyle saatlerce beklemek; milyonlarca insanın yaşadığı bu kalabalık şehirde kilometrelerce ayakta gitmek; doğadan ve kendi doğamızdan bu kadar uzak yaşamak; benzine her zam gelişinde irkilmek; gerçekte kim olduğunu ve ne istediğini bilmeden tüketim makinesine dönüşmüş halde yaşamak; baharın kokusunu hissedemeden bir plazada günü öldürmek; değnekçilerle pazarlık etmek; hava kirliliğinden şikayet edip markete arabayla gitmek; park yerine, akbile, dolmuşa tonla para sarf etmek; metrobüste nefessiz kalmak zor olmuyor mu? Bisikletle en azından oturarak gidiyorum ☺
Bisikletle tura çıkarken yanınıza neler alıyorsunuz? Yeme, içme ve barınma gibi ihtiyaçlarınızı nasıl karşıladınız?
Bisikletle hafif olmak zorundayım. Bir turcu her zaman her şeyi hafifletmeye çalışır ve gereksiz hiçbir şeyi yanına almaz. Çadır, mat, uyku tulumu, giyim eşyaları (2 tişört, 2 şort, çorap, çamaşır, havlu - fazlası değil), tamir aletleri (yama takımı, yedek iç lastik gibi), yemek pişirme aparatları ve ocak; bir de telefon, cüzdan gibi özel eşyalar. Yemek için de günlük alışveriş yaparız, eğer rotada önümüzde 1-2 gün köy olmayacaksa o zaman belki birkaç günlük yemek taşırız; turda hafif olmak esastır.
Bu şekilde temel ihtiyaçlarla uzun süre geçirebilmek çok öğretici. Turdayken, şehir hayatında bize doğal gelen birçok şeyin lüks olduğunu fark etmeye başlıyorum. Örneğin istediğim zaman duş alabilmek, sürekli suya ulaşabilmek, canımın istediği her şeyi yiyebilmek gibi. Her tur sonrasında eve döndüğümde büyük bir minnet duygusuyla geçiyor günlerim. Akan suda yüzümü yıkıyorum, ne muhteşem; bulaşık yıkamak ne kolay diyorum. Ama bu konfor uğruna kaybedilenler aslında çok ağır. Çok çok çok az eşyayla yaşayabileceğini görmek, çok azla yaşarken hayatının daha zengin olduğunu fark etmek. Aslında bunlar bir anlamda da yüzleşmek demek. Her gün doğan güneşi, günün ve doğanın döngülerini kaçırıyoruz. Zaten çadır hayatından sonra 4 duvar arasna hapsolmak hep çok zor geliyor. Bunu doğama uygun olmadığını nefesim anlatıyor. Beton görmek istemiyorum; gökyüzünü, güneşin doğumunu, batımını, günün hallerini görmek istiyorum. Kısacası tur sonrasında şehir hayatına adapte olmak biraz zaman alıyor.
Seyahatiniz boyunca neler yaptınız?
Yunanistan seyahatim her gün yaklaşık 40-50 km sürüş yaparak geçti. Takip ettiğim rota deniz kenarı olduğu için molalarımda denize girdim, birbirinden lezzetli deniz ürünleri yedim ve bol bol frappe içtim. Köy kahvelerinde oturdum, ağaçlar altında uyudum, yıldızları seyrettim, saatlerce denizi izledim… Kısacası şehir hayatının hoş görmediği her türlü aylaklığa izin verdim. Her günüm farklı geçti. Neredeyse her gün başka bir yerde uyudum. Her gün gözlerim başka yerler, yüzler gördü. Barınma yeri sık sık değiştiği için çadır kurmak ve toplamak, çantaları yerleştirmek günlük rutinin bir parçasına dönüşüyor. Tüm bunların ne kadar zaman alacağını 1-2 gün içinde anlayıp planı ona göre yapmaya başladım..
Gittiğiniz yerde nasıl tepkiler alıyorsunuz?
Şİmdiye dek gittiğim yerlerde henüz kötü bir tepki aldığım olmadı. Çocuklar çok ilgileniyor, büyükler de çocuklaşıyor aslında bisiklet aracılığıyla. Bisikletli turist olduğunda, insanlar çok kolay yaklaşabiliyor. Tereddütsüzce gelip konuşmaya başlıyorlar. Herkes her yerde aynı soruları soruyor. Neden yalnızsın? Sıkılmıyor musun? Lastiğin patlarsa ne yapıyorsun? İtiraf etmem gerekirse, bazen bu sohbetler varılan her noktada tekrar ettiği için biraz bunaltıcı olabiliyor. Uzun süredir yoldaysan, biraz nitelikli ve zengin bir sohbet etme özlemi içinde oluyorsun. Ya da bazen yorgun hissediyor, sohbet etmek istemiyorsun, buna enerjin kalmamış oluyor. Ama bir yere varmak neredeyse zorunlu bir performansa dönüşüyor. Çünkü bir anda ilgi odağı oluyorsun ve herkes bir şeyler sormak ya da yanında durmak istiyor.
Yorulduğunuz olmuyor mu?
Her zaman aynı güçte hissetmiyorum. Bazen enerjim düşüyor. Yorulunca dinleniyorum. Şehir gürültüleri ve kalabalıklar ortadan kalktığında, dalgalara ve rüzgara yakın olunca insan kendi sesini ve bedeninin ihtiyaçlarını çok daha rahat duyabiliyor. Yorulduğumda bunu fark edip hemen kendime bir ağaç gölgesi buluyorum. Bu dinlenmeler çok keyifli. Ama tabii ki, bisiklet sürerken sıcak saatlerde ve karanlıkta sürmeyi tercih etmediğim için, planlamayı iyi yapmak durumundayım. Sonuçta saatte gidebileceğim kilometre belli.
Bisikletli olmak ya da bisikletli turist olmak nedir diye sorsam?
Bisikletli olmak, aslında başlı başına politik bir duruş. Sadece ulaşım aracı olarak bisikleti tercih ederek, doğaya saygılı olduğunu, hiyerarşiye karşı olduğunu, barış istediğini ortaya koymuş oluyorsun. Bisikletli olmakla gurur duyuyorum. Bisikletli turist olmaya gelince… Bisikletli turist olduğun zaman, geçtiğin yerlerden yavaşça süzüldüğün için her şeye saygı duyarak anlama şansın oluyor. Örneğin Yunanistan turumda yavaş yavaş yeşillenmeye başlıyor doku; demek ki suya yaklaşıyorum diyorum, bir nehir olmalı yakında. Hava kapanıyor, yağış başlıyor, çünkü yüksek bir yerdesin. Her şeyi, doğayı, tarihi, hayatı, birbiriyle ilişkili biçimde okumaya başlıyorsun. Bir de bisikletli olduğun zaman insanlar sana çok daha kolay yaklaşabiliyor. Otomobille geçsen belki selam vermeyecek biri, bisikletle gördüğü zaman hemen bir laf atıyor, bir ikramda bulunuyor, bir ihtiyacın var mı diye soruyor ve yardımcı olmak istiyor. İçinden geçtiğin köylerle, kentlerle, kasabalarla daha organik bir ilişki kuruyorsun. Kavala’ya kadar Türkçe bilenlerin olması ve Selanik’e giden yolda Türkçe’nin giderek kaybolması. Örneğin bu, bisikletli turist olduğum için okuyabildiğim bir durum. Bisikletli turist olmanın bir avantajı da vedalaşmanın değerini öğrenmek. Taşıma şansın olmadığı için eve biraz Kavala kurabiyesi götüreyim, zeytinyağı güzelmiş onu da alayım gibi sahiplenici tavrı bir yana bırakıp, sadece o an yaşadığından tat alıyorsun. İnsanlarla sohbet edip, kimi zaman isimlerini bile bilmeden yanından ayrılıyorsun. Bu bence büyük bir armağan.
Bundan sonrası için bir planınız var mı?
Tabii ki her tur bisikletçisi gibi benim hayalim de dünyayı gezmek. Dünyayı bisiklet perspektifinden görmek istiyorum.
Beni takip edebileceğiniz platformlar:
https://www.facebook.com/ozguntanglay
http://biletsizyolculuklar.blogspot.com.tr/
https://www.instagram.com/jantteli/
---
Bu röportajın kısa versiyonu, Acıbadem Dergisi'nin 59. sayısında yayınlanmıştır. (Yıl:11 Sayı:59 Nisan Mayıs 2017 Sayfa 36-37) Sorular için Nalan Fidan'a teşekkürler.


No comments:
Post a Comment